|
ATA MESLEĞİ AŞÇILIK
TÜRK
MUTFAĞININ HAZİNESİ DÜNYA MUTFAKLARINA TÜRK AĞIZ TADINI VE AŞÇILIK SANATINI
KABUL ETTİREN SANATKARLARIN OCAĞI
İnsanların yaşamında ihtiyaçlarının en başında beslanma gelmektedir. İnsan hayatının devamı için
beslenme şarttır. Bu sebeple her milletin kültüründe beslanme alışkanlıklarının mutlaka etkisi vardır.
Bu bakımdan milletlerin beslenme konusunda geliştirdikleri kültüre mutfak adı verilmiştir.
Mutfak aynı zamanda bütün yiyecek ve içeceklerin hazırlandığı yerdir.
Gıda maddelerini hazırlayıp pişiren, tat ve lezzetini kontrol edip sunana da aşçı denir.
Aşçılık terimi anlamı olarak yemek yapma yeteneği ile yemek pişirme işini yapmadır.
Aşçılık bir meslek olduğu kadar bir sanattır.
En eski mesleklerden olan aşçılık bilgi, yetenek yanında deneyimi de gerektirir.
Bu nedenle çırak, kalfa ve usta düzeninin en geçerli olduğu işlerden biridir.
Osmanlılar'da saray ve konak mutfakları birer aşçılık okulu niteliğindedir.
Genellikle Bolu, bilhassa Mengen yöresinden saraya getirilen çocuklar saray
mutfağının değişik bölümlerinde kıdemli aşçı yardımcılarının yanında basit
işlerle bir bakıma öğrenim adı verilebilecek çalışma ile mesleğe başlamışlardır.
Sarayda matbah (mutfak) emiri, konaklarda aşçıbaşı denilen baş ustanın
gözetiminde ocakbaşı, perhizci (kuşhaneci de denir), pilavcı, börekçi, tatlıcı
adı verilen her biri kendi alanında uzmanlaşmış aşçılar bulunurdu. Bunların
kalfaları, kalfaların çırakları, çırakların da yamakları olurdu. Yamaklar,
ücretsiz olarak bir ya da iki yıl çalışır, yeteneğini kanıtlarsa ustanın izniyle
çırak olurdu. Çıraklar, üç yada dört yıl çalışıp, bilgi ve deneyimini arttırıp,
ustanın izniyle kalfa çıkarlardı. Kalfalık, istediği ustanın yanında çalışmak
üzere ustasından izin almaya hak kazanmaktı. Ustasının izni olmadan yer
değiştiren ya da işini terk eden meslekten atılır, başka esnafın yanında işe
giremezdi. Kalfa, becerisini genel sınav niteliğindeki teferrüc (peştemal
kuşanma) töreninde kanıtlamak zorundaydı. Ustaların oluşturduğu jüri
yaptıklarını beğenmez, bilgisini yeterli bulmazsa peştemal kuşanamaz yani usta
olamazdı. Ustalık, ulaşılması zor bir aşamaydı. Saray ve vezir konaklarının
kapanması ile yalnızca belli konularda uzmanlaşmış bu aşçılar tüm yemekleri
yapmaya başladılar. Ufak ücretlerle düğün ve teferrüc törenlerinde çalıştıkları
gibi konak ve evlere de girdiler. Bundan sonra çıraklığa gidenler aşçılığı
bunlardan öğrendiğinden çoğu yemekler özelliğini yitirdi.
Geleneksel Türk yemekleri bir süre daha aşçıbaşının yanına yardımcı olarak
verilen arabacılar eliyle yaşatıldı. Kalfa adıyla çağırılan bu kadınların yanına
verilen acemi halayıklara da yardımcı denirdi. Sonraki dönemlerde aşçılık
tamamen kişisel yetenek ve bilgiye kaldı. XIX. yüzyıldan başlayarak yabancı
aşçılar da getirilerek çalıştırılmaya başlandı. Bu aşçılar yanlarındaki
yardımcılarını da kendi yöntemlerine göre eğittiler, iletişimin de artması ile
batı mutfağına ilişkin özellikler Türk mutfağına da girmaye başladı. Geleneksel
Türk yemekleri gederek özelliklerini yitirmeye, yerlerini yabancı kökenli yemeklere bırakmaya başladı.
Mengen' in en büyük özelliği yüzyıllarda bu güne babadab oğula geçercesine devam
eden gelenekle çok ünlü aşçılar yetiştirmesidir. Her haneden muhakkak bir aşçı
çıkaran Mengen' in bu ünü tarihsel bir olayla başlar. Fatih Sultan Mehmet
İstanbul' u fethettikten sonra saray aşhanesini Mengenli Yakup Ağa adlı bir
paşaya kurdurur. Buranın sorumluluğu da ona verilir. Mengen' li Yakup Ağa' nın
işe başlamasından kısa bir süre sonra yeğeni iş bulmak umuduyla yanına gelir.
Yakup Ağa yeğenini saray aşhanesinin bulaşıkhanesinde çalışmaya gönderir. Çok
zeki ve çalışmayı seven bu usta gün gelir saray aşhanesinin aşçıbaşısı olur.
Mengen' de ki yakınları ve arkadaşlarını da yanına çağırarak onları aşçı olarak
yetiştirir. Böylece saray aşhanesi ve mutfağı da adeta bir aşçılık okuluna dönüşür.
Buradan yetişen ve ünlenen Mengenli aşçılar paşa ve beylerin aşçıları olurlar.
Mengenli aşçılar zamanla büyük kentlerde ve bütün Osmanlı kentlerinde aşçılığı ele alarak üne kavuşurlar.
Aşçılık mesleği olduğu kadar o günden bu güne kadar babadan oğula geçen meslek ve sanat olarak devam eder gider.
Osmanlı İmparatorluğu döneminde bu gün için kökeni bilinmeyen kişiler İstanbul'
da aşçılıkla iş temin etmişlerdir. Sonraları bu kişiler kendi erkek çocuklarını
veye yakınlarını da aşçı yetiştirmek üzere yanlarına almışlardır. Bu aşçıların
yapmış oldukları yemeklerin nefaseti devrin saray mutfaklarına kadar ulaşmıştır.
Yukarıda bahsedildiği bahsedildiği üzere saray mutfaklarında çalışmaya
başlamışlardır. Aşçılık meslek ve şöhretlerini daha da geliştirerek aşçılığı
Mengenli için baba sanatı haline getirmişlerdir. Daha sonraları devrin namlı
lokantalarından olan "Abdullah Efendi", "Konyalı" gibi yerlerde mutfağı ele
geçirerek sanatlarının değerini kanıtlamışlardır. Bu gün ülkemizin neresinden
olursa olsun trustik bir tesisin lokantasında Mengenli bir aşçıya veye garsona
rastlamak mümkündür. Bu aşçılarımızın bir bölümü Divan Oteli, Büyük Efes Oteli,
Hilton Oteli, Sheraton Oteli, Büyük Tarabya Oteli, Dedeman Oteli, Etap Otelleri
vb. büyük otellerde, ayrıca büyük şehirlerimizdeki otaller ile trustik
otellerimizin mutfaklarını idare etmektedirler. Deniz Yolları ve Hava Yolları
gibi uluslararası şirketlerimizin de ayrıca hastahane, okul, orduevi ve
fabrikalarımızda aşçılık hizmetleri bu yöre halkı tarafından yürütülmektedir.
ABD, Hollanda, Fransa, İsviçre, İran, Irak, Suudi Arabistan ve Libya gibi dünya
ülkelerinde Türk Mutfağını başarı ile temsil eden yine Mengenli aşçılardır.
Londra' da yapılan aşçılar yarışmasında ülkemize aşçılar kırallığını getiren
Mengenli merhum İlyas Usta' dır.
Aşçılık bugün için yalnızca yemek yapmak ve bunu lezztle yedirmek olarak
düşünülemez. "Kalbin yolu mideden geçer." özdeğişi aşçılığın ne denli bilgi ve
beceri isteyen bir iş olduğunu düşündürmektedir. İyi bir aşçı nefis yemek
pişirmeyi bilmesi yanında bir heykeltraş, bir ressam, bir dekoratör kadar
sanatlardan anlayan ve bunu uygulayan kişidir. Bu beceriler Mengen' li aşçılarda
Allah vergisi olarak bulunmaktadır. Bu nedenle devrin sanat sever padişahlarının
yanı sıra yurdumuzu ziyaret eden ünlü devlet adamlarının taktirlerini
kazanmışlardır.
Aşçılık, sadece bir meslek değil bir sanattır. Öyle bir sanattır ki, hem göze,
hem zevke, hem tada, hem mideye hitap ediyor ve günde en az üç kez yineleniyor.
Bu bakımdan babadan oğıla geçen bir meslek şeklinde kurtarılıp, daha bilimsel ve
sanatsal düzeye ulaştırılması
gereklidir.
|